Son dönemlerde tırmanan çatışma ortamından öyle anlaşılıyor ki medya ve Türk siyasi gerçeği bu çatışma ortamındaki sorumluluklarını görmemektedirler. baştan beri bu kanlı ortamdan beslenmeyi bir yaşam biçimi haline getirmişlerdir. Şimdide her gün timsah göz yaşlarını dökerek topluma ırkçı faşizan zehiri enjekte etmeye çalışmaktadırlar. Gelen cenazelerle toplum sokağa çağrılarak bir toplumsal kaos, buhran ve bunalım yaratılmaktadır.
Çünkü Türk siyaseti varlığını bu paranoyak hastalıktan almaktadır. Bu mantıkla barışın örgütlenmesi hayli zor olmaktadır, çünkü silah tüccarları, savaş baronları bu Kemalist siyasetinin şekillendirdiği ve ortaya çıkardığı bir gerçekliktir. Bundan dolayı Türk siyasi yapılanmasının temel kuramı olan Kemalizm’in söyleminde barış sözcükleri çok sık bir biçimde kullanılsa da özü itibariyle barışı tanımamaktadır. Bu tümce politik arenalarda, meydanlarda, nutuklarda yer alsa da bir iç ve dış politikada hayat bulmamaktadır. Toplum hep düşmanlarla çevrili ve her an bölünüp parçalanma korkusuyla şekillendirilmektedir. Her türlü demokratik talep bununla ilişkilendirilip tasfiye edilmektedir. Bunlar bilinen yaşlı ve miadını doldurmuş, köhnenmiş ırkçı cumhuriyetin gerçekleridirler. Bunu biliriz, peki bu insanlara neler oluyor? yoksa insanlığın bittiği yerde miyiz? Ne oluyor bu Anne ve Babalara, gencecik çocuklarını yaşamının baharında toprağa verirken nasıl oluyor da vatan sağ olsun diyorlar, ’’Allaha çok şükür şehitlik bize nasip oldu, iki çocuğum daha vardır onları da vermeye hazırım’’ vs vs, buradaki insansal doku Baba ve Anne yüreği tartışılmalıdır.
Bu son dönemde gelişen ırkçı dalganın zehirini her yere akıttığının açık bir kanıtıdır. Medya da bir anlamda bu zehirlenmenin ideolojik ve politik araçları olmaktadırlar. Sözüm ona laik ve solcu bilinen aydınlar, gazeteciler her nedense sorun Kürt sorunu olunca Tekkeci AKP’ nin dilini kullanmaktan tereddüt etmemektedirler. AKP bir anlamda sistemini kurarken nasyonal solcu ve finans kapitalin de desteğini arkasına alarak tek diktatoryal bir sistem kurmayı amaçlamaktaydı. Sanırım bir parça başardığını da söylemek yanlış olmamaktadır. Tüm demokrasi dinamiklerini de kullanarak AKP için sınırsız demokrasiyi bir biçimiyle yasalaştırdı. Kürt açılımı söylemiyle Güneye açılarak amaçladığı özgürlük hareketini tasfiye etmekti, hani Analar ağlamasın diye bir kampanya başlatmıştı? peki bu Analar nasıl ağlamayacaklardı. Akan kanın durması gerekmez mi? Buda ancak muhataplarıyla olur .
Halen sıkılmadan inatla açılım demagojisini yapmaktadır, deyim yerinde ise tam bir kanlı bukalemundur.
Nedir bu açılım? AKP’ nin açılımdan kastı nedir?
Çok muammalı bir biçimde ortada durmaktadır. Pratik tutumları da göstermiştir ki AKP’ nin derdi demokratik yollarla sorunun çözümü değil, Hak hareketini çözmektir. Burada bir parantez açma ihtiyacını duymaktayım (birde alevi açılımı bir savsata vardı bu süreçte, sözüm ona Türkiye nin birikmiş sorunlarını çözecek ve o bir dönemler çok sevdiği halkın mücahidi olacaktır. Alevi açılımında da gelinen nokta bilinir. Caminin yanında Cem evi ibadet yeri olarak kabul edilmez, toplumun hassasiyetini(Bu cümlede bile çok ciddi bir aşağılama, ikinci sınıf vatandaş muamelesi vardır) dikkat aldığını söyleyen o çok bilmiş demagog başkan ve başbakan aslında Aleviliği kendi değerleriyle ideolojik kuramı gereği hiçbir zaman içine sindirmemektedir (Türkiye de halen yaygın olan Sunni ve AKP İslam anlayışında Ana, Baba tanımayan o mum söndürenler olarak bilinir) ve açılım mantığında ortaya çıkan sonuç budur, amaç Aleviliği camiye götürmektir, bundan dolayı Cem evini ibadet yeri olarak kabul etmemektedir.
Unutmayalım ki daha dün Sivas ta Alevileri yakan AKP zeminiydi.Yıllar önce Erdoğan ’’Alevilik eğer Ali’yi sevmekse ben sizden daha çok severim’’ demişti.
Bu sözlerin sahibi olan bir başbakandan ne beklenebilinir? Demek ki Erdoğan’ın Alevilik konusundaki bilgisi sadece budur, yada o körelmenin, önyargının, kendini tek ve her şeyin merkezine koyan nasyonal İslam’ın ideologu Kasımpaşalı Erdoğan bey olduğunu unutmamalıdırlar.
Aleviler de bu konuda onurlu bir davranış sergilemeyi bilmelidirler. Yıllardır kendilerini katleden, dışarlayan, aşağılayan bir anlayışın temsilcilerine destek vermemelidirler.
Medyanın içine düştüğü konum da çok vahimdir ve üzülerek belirtmeliyim ki kalemlerinden, dillerinden kan akmaktadır.
Özellikle sol bozuntusu Ali Kırca, vb kullandıkları dil, bir aydın, sorumlu insan dilinden ziyade son derece kışkırtıcı, halklar arası çatışmayı köreltici bir konumu arz etmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca bilinen bir devlet terörü bu coğrafyada hüküm sürmektedir, başkalaştırma ve asimilasyon politikalarına karşı namuslu bir çağrısı bulunmazken, barışı örgütlemek için, sağduyuyu hümanizmayı geliştirmek için bir sivil örgütlemeden bahsetmezken MHP zihniyetiyle iki halkın birlikte yaşama seçeneğini dinamitlemektedirler ve bu konumlarıyla savaş baronlarının erleri olduklarını ortaya koymaktadırlar. Baylar bu yaptığınız ırkçılıktır, sorumsuzluktur, daha fazla göz yaşı ve yoksulluktur.
Sivil inisiyatifler bunun için oluşmalı akan kan durmalıdır, herkes bu coğrafyada özgür ve eşit yaşamayı savunmalıdır. Aydın olmak her türlü haksızlığa karşı durabilmektir, Aydın olmak insanı kutsamaktır, en temel hak yaşam hakkıdır, Aydın olmak aklın ve görgünün yoluna inanmaktır, her şeyden önce sorunların akıl yoluyla çözülmesini savunmaktır.
Yaşam hakkı milliyetlere göre belirlenemez, ölen her insan yüreğimizden bir şeyler alıp götürmektedir (ister Türk olsun ister Kürt olsun) budur insani olan, egemen güçlerin öldürmesine, her türlü haksızlığına sevinmek tek kelimeyle adaletsizliktir. Yaşadığımız süreç acı ve göz yaşının akıtıldığı bir süreçtir.
Belki sorunlu davranışlar olmuş olsaydı bu kadar insan şimdi hayatta olurdu buda gösteriyor ki akan her damla kanda herkesin payı vardır. İnsan olmak dürüst düşünmeyi gerektirir, bizim coğrafyamızda da başta aydınlar olmak üzere herkesin bir kez daha aklı selim düşünmeye ihtiyacı vardır, aksi takdirde tarihin mahkumiyetinden kaçamazlar.