Şahit olmak, birinci dereceden olayı bilmektir. Bilmek, kimine göre karanlıkta sıkılacak bir kurşuna kafa tutmaktır. Kimine göre ise hayatını kurtaracak bir pazarlık konusudur.
Neyi gördüğümüz ise, nereden baktığımızla ilintilidir.
Amerikan filmlerindeki gibi senaryodan ibaret değildir.
Görmek, şahit olmak ciddi iştir bu topraklarda.
Birinci bölümü: 1980
Umuttur yarına dair...
Bir halk mahkemesidir, dam başından gözlerin notladığı
Sonrası darbedir, panzerlerin yürütüldüğü ve köy yamaçlarının bombalandığı...
İkinci bölüm: 1986
Gece yarısı operasyon yemektir...
16’sında tutuklanmaktır...
Okuldan atılmaktır...
Üçüncü bölüm: 1988
Köy meydanında toplanıp kamyonlara yüklenmektir...
Meydan dayağıdır karakol kapısında...
Uzun bir yolculuktur zamandan, mekândan kopan...
Çok sıradandır… Bildiktir… Herkesliktir…
Tüm bunların içinde bir sahiplenmedir. Entel güdülerin tatminin ötesinde, değerler topluluğu olmanın, birlikte yol yürümenin hazzını yaşamaktır. Halaya durmaktır.
Sahipsiz değildir hiç bir şey.
Filistin gibidir.
„Arafatın Küçük Generalleri“
Acı taş gibidir.
Fakat sorumsuz, serseri değildir.
Taş sadece acı değildir.
Adresi bellidir.
Tesadüf değildir.
„Min dît“ diyenlerin tam da dejenere ettikleri yerdir.
Doğrulara arabesk bir bakıştır. Terbiyesini Fatih Akın’dan aldığını söylemek abartı mıdır? bilmem ama „Hayatın Kıyısında“ bir yalan çamurundan lekeler taşıyor.